Modern Alman Oryantalizmi
Modern Alman Oryantalizmi
1
0
0
Tamer – Andrea BACINOĞLU
ASAM YAYINLARI
Almanya’nın Türkiye ve Türkler hakkındaki bazı çalışmalarını Asam “Modern Alman Oryantalizmi” adıyla yayınlandı. (Tamer Bacınoğlu ) İşte bu eserle ilgili bir çalışmadan bölümler :
Alman Devlet Kurumu İstanbul Deutsches Orient – Enstitut
Türk insanının etnik kökenlerini araştırma bahanesiyle Türkiye’de etnisite icadına çalışıyor, mozaikçilik edebiyatı yapıyor. Almanya ’daki Türk kitlesinin “Millî bir azınlık” haline dönüşmemesi için “etnik ve dinsel azınlıktan oluşan hetrojen bir topluluk olduğunu belgelemeye çalışıyor (S. 93 Gerdien Jonker – Berlin 1999). “Türkler söz konusu Mozaik’in sadece iri bir taşını oluşturmakta” imişler.
Dahası var. “Türkiye Türklerinin etnik açıdan saf olamayacağı, zira her ne kadar dilleri Orta Asya’yı gösteriyorsa da Türkiye Türkleri’nin Avrupa tipolojisine sahip olduğu” öne sürülebiliyor. (s.94.Udo Steinbach)
Nasıl kötülüyorlar ?
Şimdi sıkı durun. Sabırla okuyun şu ithamları:
“Türkler kültürsüz ve düşük insanlardır. Türk halkı uygar bir halk değildir. Türk dili bir zenci lehçesi düzeyindedir. Bir Türk edebiyatından söz etmek mümkün değildir. Yazılanlar Arap ve Fars edebiyatından şaibeli taklitlerdir. Bir Türk Mîmarisi asla olmamıştır. . Muhteşem binalar ya Türklerden önce, ya da sultanların emrindeki Hristiyan mimarlar tarafından inşa edilmiştir. Türk toprağında bilim asla yurt edinememiştir. Türk sadece taklit edebilir. O da yüzeysel bir biçimde ancak.” (S.99 – Heinrich Vierbücher : Armenien 1915 S.31 Bremen 1987) .
Türkiye Cumhuriyetinin “etnik” faktörü dışlayan, toplum içindeki herkesi kucaklayan, herkese insan muamelesi yapan millet ve yurttaş anlayışı “milliyetçi” hattâ “ırkçı” ilân edilirken milleti “etnik” dilimlere bölmeyi öngören mikro milliyetçilik “çağdaş” bir çözüm olarak dayatılmak istenmektedir. (s.50)
Derin çatışmalar.
Türkiyede bugün üç derin çatlama ve üç ayrı çatışma varmış. “Kökten dincilerle laikler, Kürtlerle Türkler, Sünnilerle Aleviler. (s.50) “Çizmeyi aşmak” buna dense gerek. .
Şimdi tabii buna kökten dinci denenler çıkıp “ülkem içinde farklı bir görüşe sahıpsem bundan sana ne?” Alevi temsilcileri , mesela İzzettin Doğan hoca çıkıp farklılığımız kültürümüzün zenginliğidir, sen kim oluyorsun?” demeliler ki Türkiyeyi 40 parça edip Avrupa Birliğine sokarak ensemizde boza pişirme meraklısı boyunun ölçüsünü görsün.
Alman Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen ve Mülheim Protestan akademisinde 17-19 mart 1995 tarihlerinde düzenlenen “Jenosidden 80 yıl sonra Ermenistan” adlı konferansta Vahakn Dadrian’ın söyledikleri: “Ermenistanın bugünkü zor durumdan kurtulabilmesi için tek çare, Türkiye’nin etnik gruplar itibariyle bölünmesidir. Ülkenin bir kısmı Kürtlere, bır kısmı lazlara verilmelidir.(s.210)
Heinrich Vierbücher’in hezeyanlarının yer aldığı “Uygar bir halkın Türkler tarafından boğazlanışı – Armenian 1915” adlı kitabındaki saçmalıklarda ise: ”Türk halkı asla medeni bir halk değildir. Türk’ün dili bir zenci lehçesi seviyesindedir”. “Ermenilerle Türkler arasındaki çatışmalar Ermeni halkının kendi ırk özelliklerini korumak için gösterdiği çabanın doğal sonucudur. Kaldı ki, Ermeniler kime uyum göstereceklerdi ki? Türk efendileri yeryüzünün en bozuk , en sahtekar yönetici sınıfıdır. Okuması yazması olmayan, çilekeş, zavallı ve hantal bir köylü takımı, yöneticilerin sabırlı merkebi olan türk halkına mı Ermeniler gibi üstün zekalı bir halkın bunlarla ne ortak yanı olabilir?” (S.211)
Çevir kazı yanmasın.
1930’lu yıllara kadar görüşleri farklıdır Almanların. 1840’ta Osmanlı İmparatorluğunu ziyaret eden Fallmerayer “Ermeniler insan olarak bende olumlu bir izlenim bırakmadılar. Mordtmana göre “Sahtekarlık ve misafire soğukluk Ermeni karakterinin en tipik özelliğidir.” Hilekarlık ve hinlik Karl May’a göre ise Ermeni karakterini temsil etmektedir. Albrecht Wirth’ ise Ermeniler şöyle ifade ediyor: Kötü niyetli, sahtekâr, mağrur, kibirli. Acımasızca sömüren, asalak. Iki yüzlü insanlardır. Fakir oldukları sürece alçakgönüllü ve yılışık, zengin olduklarız taktirde ise küstah ve dayanılmaz insanlardır“.
Lepsius önüne gelene birşeyler söyler. “Kürtler, bütün komşuları, özellikle çiftçilikle geçinen Ermeniler ve süraniler için sürekli ve korkunç bir afettirler. Kürtler başıbozuk bir haydut sürüsüdür. Türkiye çoban, Ermeniler koyun, Kürtler ise sürüye girip koyunları parçalayan kurttur. Bir başka haydut sürüsü de lazlardır. Osmanlı imparatorluğunda 350 bin haydut laz olduğunu tahmin ediyoruz.” ( J.Lepsius. Die Zukunft der Türkei..54.81 v.d.) Lepsius zamanın devlet adamlarını da sayıp döküyor. “Türkiye’nin önderleri kimdir? Nazım Paşa Çerkez, Mahmut Şevket Paşa, Arap. Cavit bey, Dönme. Karaso Yahudi. Maradungiyan Ermeni vs. Türkiyede ne kadar ırk varsa o kadar bağımsızlık ve otonomi çabası var. Bir on yıl daha beklersen Türikye’den eser kalmaz.” (J.Lepsius . S.206. Brief aus der Türkei. 11.6.1913 )
Lepsius’a göre Türkiye’de Türkler çoğunluk filan değil. “ İki buçuk milyon Arap, iki milyon şii, bir buçuk milyon Kürt, Türkmen, Laz Çerkez, altı milyon Türk’e karşı düşamca yada kayıtsız bir şekilde durmaktadır”. (a.g.y..55)
“Müslüman yaşam ideali çalışmadan para kazanmaktır. Müslüman bir hükümetin amacı halka faydalı olmak değildir. Müslümanlar yasa önünde eşitliğin ne anlama geldiğirni bilmezler. O yüzden şehir meclisinde Müslümanlar Hristiyanların önünde oturur; köyün en cahili Kürt, şehrin en itibarlı hristiyanından önde gelir”. (a.gy.192)
Türkiyeyi “kokan bir leş”, Türkler’i “barbar bir fetih halkı” lazları “haydut” Kürtleri “yağmacılığı din edinmiş” likle itham eden Lepsius Ermeniler içinse şöyle buyurur: “Ermeniler Anadoludaki her ırktan üstündürler”. (Die Zukunft der Türkei.s.75)
“Modern Alman Oryantalizmi” yahut
DÜŞEN TAKKE…SIRITAN ALMAN KELİ
Ramazan BAKKAL
Kurucu üyesi ve Genel Sekreteri olduğum Avrasya Bir Vakfı Türklük için hayırlı birçok hizmet yaptı. Ancak AVRASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ (*) bunların içinde bambaşka bir yere sahip. Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ önderliğinde hizmet veren bu merkez “Modern Alman Oryantalizmi” adlı bir kitap yayınladı.
Avrasya Bir Vakfı Genel Başkanı Şaban GÜLBAHAR ’ın sunuşu ve Asam Başkanı Ümit ÖZDAĞ ’ın önsözüyle takdim edilen kitap , anlamakta güçlük çektiğimiz bir çok konuya ışık tutuyor. Araştırmacıların bugünkü Alman yayıncılığını büyük bir dikkatle takip etmeleri, geçmişte çıkmış eserleri taramaları sayesinde “Almanya neden böyle yapıyor?” diye düşündüğümüz sorulara Almanların kaleminden net cevaplar buluyoruz.
Kitabın sunuşunda en büyük eksiğimizin bilgi olduğu ve dünya üzerinde 5500 stratejik araştırma kuruluşunun harıl harıl çalışarak bilgi ürettiği belirtilerek stratejik araştırmalar konusundaki yayınların entelektüel bir fırtına yaratacağı ümidine yer veriliyor. Dünyadaki 5500 Stratejik araştırma kuruluşuna karşı bizde kaç stratejik araştırma kuruluşu var sorusunu kendimize sormak durumundayız.
“Modern Alman Oryantalizmi” , – Alman Yayıncılığının Türkiye Tablosu – alt başlığıyla Tamer – Andrea BACINOĞLU ikilisi tarafından hazırlanmış bir kitap… Onları bu konuda Stutgart Başkonsolosumuz Duray POLAT ve eşi Zuhal POLAT yüreklendirmiş. Genellikle şikayetçi olunan hariciyecilerimiz içindeki böyle güzel insanları takdir etmek , ödüllendirmek vatanseverler için önemli bir sorumluluktur.
Çünkü onları televoleci basın asla hatırlamayacaktır.
Dostumuz Almanya acaba neden rahat durmuyor? Türkiye’ nin birçok mesele ile boğuşup durmasını neden istiyor ? Uzunu vadeli hedefleri arasında Türkiye’nin parça bölük edilmesi mi var? AB’ye girişimize Yunanistan’dan daha çok muhalefet edişi neden? gibi soruları aklımızdan geçirip kitaba yöneliyoruz..
Almanya’da Enstitüler var.
Almanya’da bir çok “Enstitü” var Türkiye üzerine incelemeler yapan.
Bunların bazılarını doğrudan Alman Dış İşleri Bakanlığı finanse ediyor. Bazılarını çeşitli vakıflar aracılığıyla Alman Devleti finanse ediyor. Bir kısmını da Katolik ve Protestan Kiliseleri… Hamburg Sosyal araştırmalar Enstitüsü, Konrad Adenauer Vakfı, CDU Vakfı, İstanbul Deutsches Orient –İnstitut vs.
–2–
Mesela CDU partisinin vakfından Konrad Adenauer Stiftung “Türkiyede uygulanmaya başlayan 8 yıllık eğitimin temelinde islam düşmanlığının yattığını” (a.g.e 70) öne sürerken Alman Devlet Kurumu İstanbul Deutsches Orient – Enstitut
Türk insanının etnik kökenlerini araştırma bahanesiyle Türkiye’de etnisite icadına çalışıyor, mozaikçilik edebiyatı yapıyor. Almanya ’daki Türk kitlesinin “Millî bir azınlık” haline dönüşmemesi için “etnik ve dinsel azınlıktan oluşan hetrojen bir topluluk olduğunu belgelemeye çalışıyor (S. 93 Gerdien Jonker – Berlin 1999). “Türkler söz konusu Mozaik’in sadece iri bir taşını oluşturmakta” imişler.
Dahası var. “Türkiye Türklerinin etnik açıdan saf olamayacağı, zira her ne kadar dilleri Orta Asya’yı gösteriyorsa da Türkiye Türkleri’nin Avrupa tipolojisine sahip olduğu” öne sürülebiliyor. (s.94.Udo Steinbach)
Nasıl kötülüyorlar ?
Alman dostlarımız Türk milletini öylesine kötülüyor, öylesine aşağılıyor ki onların ifadelerini bu sütunlara almakta zorluk çekiyorum. İşte Almanların hakkımızdaki nazik düşünceleri(!) :
Reaya, davar demekmiş. Almanların “Türkiye yayıncılığı” nın çarpıtma ve yalan imali gayretlerinde akıl mantık arama gibi bir endişe yok. Salla gitsin. Osmanlı İmparatorluğunda 18. Yüzyıla kadar dini kimliği ne olursa olsun , vergi veren herkes “reaya” olarak anılmaktaydı. Peygamberimizin hadislerinde cemaat anlamına kullanılan bu kelimeyi batılı dostlarımız bütün gezi notlarında “sürü – davar” olarak çevirerek bizim Hristiyan tebaaya zulüm olsun diye kullandığımızı keşfediyorlar (!). (s.12) Bu ingilizlerin bizim kara köpeklerimizi herhangi bir ard niyet beslemeden “Arap” diye çağırmamızı Araplara yetiştirmelerini hatırlattı bana.
Yakışıklılar :
Bizim memlekette birileri yakışıklı olduklarını düşünüp şişine şişine gezinirler. Bakınız bu yakışıklıların havasını Kürt uzmanı Hella Schlumberger nasıl indiriyor. “Kürtler sarışın, mavi gözlü, uzun boyludur. Türkler ve Azeriler ise “Yuvarlak yüzlü , çürük dişli, çelimsizdirler” (H.Schlumberger Kurdische Reise 70.71 .vd. München 1989 – M.A.Oryantalizmi s.24)
Türkiye Cumhuriyetinin “etnik” faktörü dışlayan, toplum içindeki herkesi kucaklayan, herkese insan muamelesi yapan millet ve yurttaş anlayışı “milliyetçi” hattâ “ırkçı” ilân edilirken milleti “etnik” dilimlere bölmeyi öngören mikro milliyetçilik “çağdaş” bir çözüm olarak dayatılmak istenmektedir. (s.50)
Derin çatışmalar.
Türkiyede bugün üç derin çatlama ve üç ayrı çatışma varmış. “Kökten dincilerle laikler, Kürtlerle Türkler, Sünnilerle Aleviler. (s.50) “Çizmeyi aşmak” buna dense gerek. .
Şimdi tabii buna kökten dinci denenler çıkıp “ülkem içinde farklı bir görüşe sahıpsem bundan sana ne?” Alevi temsilcileri , mesela İzzettin Doğan hoca çıkıp farklılığımız kültürümüzün zenginliğidir, sen kim oluyorsun?” demeliler ki Türkiyeyi 40 parça edip Avrupa Birliğine sokarak ensemizde boza pişirme meraklısı boyunun ölçüsünü görsün.
–3–
Tansu hanımın eteği…
Türk Milletinin etnik ve dinsel haritasını çıkarmaya çalışan İstanbuldaki Alman Doğu Enstitüsünün müdürüne göre “Kadınlar Kemalizm sayesinde devlette görev alabilmişler ama bunun için çok ağır bir bedel ödemiş, cinselliklerinden vazgeçip erkek gibi giyinmişler” . Tansu hanım lider olmuş ama eteğinin boyu her sene uzuyormuş. (s.68 – Günter Seufert. İst.1997 Politisher İslam in der Turkei. İst. 1997)
Gel de buna Arif Nihat Asya üslubuyla cevap verme… Tansu hanımın eteğinin bira kokan ağzınızda ne işi var ? Bizim hanımların giyim meselesinde Avrupa’yı örnek aldıklarını siz bilmiyor musunuz ? Hafıza kaybına mı uğradınız ?
Hamburg Doğu Enstitüsü başkanı buyuruyorlar ki “İslam dünyasında sadece İran gelecek vadediyor” , “en çirkin islam Türkiye’de bulunuyor” , “İran’da yaşanan tartışmalar Türkiye’ye de örnek olacak” … (S.81. Orient 3/1999).
İslam uzmanı Reiner’e göre “laiklik dinsizliktir”. Erich Witzsche göre “İslam’da dinden çıkmanın cezası ölümdür”. (S.74) Udo Steinbach’a göre Şer’i hukuka son verdiği için “Türkiye bir islâm düşmanı” dır. Bu hüküm 1998 yılı için geçerlidir . 1927 yılı için geçerli olan ise “Türkiye’de Cumhuriyet İslam dinine değil , İslâm referanslı hukuk düzenlemelerine son vermiştir”. ( S.81 Richard Hartmann. Die Welt des İslam s.44 – Leipzig 1927)
“Müslümanlar İslâm’ı Almanya’da Türkiyede olduğundan daha yoğun yaşıyorlarmış” . (S.88) Cübbe ve sarıkla dolaşmak , Türklüğü, Türkiye Cumhuriyetini, onun kurucularını itham etmek, aleyhlerinde yazmak -söylemek “İslâm’ı daha yoğun yaşamak” oluyorsa… Peki İslâm’ı daha yoğun yaşayabilen sizin kontrol ve denetiminiz altındaki cemaat mensupları insanlık için, Müslümanlar için, Türkiye için ne gibi hizmetler üretiyorlar ? Almanya’nın hangi önemli sınai tesislerinde , hangi teknik üniversitelerinde hangi önemli projelerde ve üretimlerde çalışıyorlar?
Canım cübbeli sarıklı dolaşmasına izin verdik ya… Daha ne istiyorsunuz? Haklısın Hans. Bizde “haklısın deyince kavga çıkmazmış” derler. Seninle kavgaya niyetim yok. Lütfen sakin ol…
Şimdi sıkı durun. Sabırla okuyun şu ithamları:
“Türkler kültürsüz ve düşük insanlardır. Türk halkı uygar bir halk değildir. Türk dili bir zenci lehçesi düzeyindedir. Bir Türk edebiyatından söz etmek mümkün değildir. Yazılanlar Arap ve Fars edebiyatından şaibeli taklitlerdir. Bir Türk Mîmarisi asla olmamıştır. . Muhteşem binalar ya Türklerden önce, ya da sultanların emrindeki Hristiyan mimarlar tarafından inşa edilmiştir. Türk toprağında bilim asla yurt edinememiştir. Türk sadece taklit edebilir. O da yüzeysel bir biçimde ancak.” (S.99 – Heinrich Vierbücher : Armenien 1915 S.31 Bremen 1987) .
Amaçları ne olabilir ki ?
Andrea – Tamer Bacınoğlu “Alman Gözüyle Türkiye başlıklı bölümde bunların niçin böyle konuşup yazdıklarını çok güzel belirtmişler. “Milli devletlerin çözülmesi için
–4–
başvurulacak en etkin silah “azınlık yaratmak”, yaratılan azınlıkların kendi kaderlerini tayin hakkını gündeme getirmektir. Nazi Almanyasının “azınlıklar politikasını 1944 yılında Franz Neuman şöyle anlatıyor: “Kendi kaderini tayin hakkı bir silahtan başka bir şey değildir. Gücümüzün yettiği her yerde azınlık, milliyet meselelerini kaşıyacağız. Her yeni çatışma Almanya’ya yeni imkanlar sağlayacaktır. (S. 6)
Almanya’nın Türkiye aleyhtarı örgüt ve cemaatlere hoşgörü ile yaklaşmasını , onlara sosyal ve ekonomik imkanlar sağlamasını bu bilgiler ışığında çok daha iyi anlayabiliyoruz… Siz şimdi dinden imandan bahseden birçok kuruluşun oralarda nasıl ve neden tutunabildiğini hatırlamayın. Kimi ABD’de, kimi Avusturalya’da kimi Almanya ve Hollanda’da Türkiyeyi yüceltmeye mi yoksa o ülkelerin istihbarat kuruluşlarının yönlendirdiği Enstitülere hizmete mi çalışıyorlar diye düşünmeyin. Akla zarar böyle şeyler.
“Hedefe Türkiye Cumhuriyetini koyan dini ve etnik topluluklar Alman devletini ve Almanları hedef almamaktadır… Her ikisi de Türkiye hedefine kilitlenmişlerdir. Almanya’da yaşayan toplumun etnik ve dinsel kutuplaşmasına yol açmaktadırlar. Türk toplumunun Alman toplumuna uyumunun bu yolla akamete uğratılması arzulanmaktadır. Amaçları Türkleri sürekli olarak Türkiye’ye dönebilecek kıvamda tutmaktır” (S.89)
Kemalizm eleştirmeni Berlinli Peter Heine (Hain Peter) Alman devlet adamlarına, yönetimi ele geçirecekleri dikkate alınarak terörist – radikal örgütlerle diyaloga girmeleri tavsiyesinde bulunmaktadır.(S.90) Sonra bakarsınız DHKPC yahut Kaplancı ağabeyler Türkiye Cumhuriyeti yönetimini ele geçirebilirler (!) . Kılavuzu karga olanın derler böylesine …
Türklerle Almanlar arasında “derin uygarlık ve kültür farklılıkları” olduğu, Türklerin Almanya’ya uyumunun güç, hatta imkansız olduğu , dolayısıyla Avrupa Birliğine entegrasyonun da imkansızlığı dile getirilmektedir.(S. 93 Udo Steinbach.a.g.e.10)
“Almanya Türk toplumunun ülkede kalıcı olduğunun anlaşılması üzerine geliştirilen yeni strateji , uzun vadede Almanya Türk toplumunun milli kimliğini “Alman İslamıyla” değiş tokuş etmeyi öngörmektedir. İslam bu aşamada entegrasyon aracı olarak kullanılmak istenmekte, en radikal guruplarla dahi – Türk kimliğine karşı – işbirliği yapılabilmektedir”. (S.93)
Sonuç : Alman Akademik yayıncılığı ve medyası, Türkiyenin gerçekleriyle ilgisi olmasa bile , sahibinin niyet ve stratejisini ele veren karanlık bir Türk ve Türkiye imgesi yaratmayı başarmıştır. Bütün bunlar , ikibuçuk milyon Türk’ün kendisinden emin, Türkiyeye bağlı bir milli azınlığa dönüşmesi tehlikesini önlemeyi amaçlayan stratejinin ürünüdür. Strateji Türkiyenin “utanılacak” bir ülke olarak resmedilmesini öngörmektedir. (S.221)
* ASAM Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Konrad Adenauer Caddesi No: 61 06650 Yıldız – Çankaya /ANKARA Tel. 0312.491 60 70 Faks 0312. 491 60 99
ALAMAN”IN PKK AŞKI
Yahut Bremen’in “ü – ürü “ leri..
Ramazan BAKKAL
Alman Yayıncılığının Türkiye Raporu gösteriyor ki Alman gazete sütunları Türkiyenin Güneydoğu’sunun koparılması yolunda yazılarla dolu.
Belli ki Hans kardeşlerimiz önce Alman Devletinin , sonra devlet politikasını maskelemek için kurulmuş sosyal araştırma maskeli vakıflar yahut katolik ve protestan kiliselerine bağlı vakıfların emriyle bunları yazıyorlar.
Bir kısmı da PKK’nın uyuşturucu paralarıyla beslenince ortaya Bremen Mızıkacıları çıkıyor. Bremen’deki Eşek, Berlin’deki ayı , Bon’daki horoz aynı yönde ötüyor.
“Ü- ürü – üü. Türkiye bölünmeli. Ü ürü üü Güneydoğu için siyasal çözüm ü – ürüü üüü.”. Başka şey bilmiyorlar.
Gâvurun ekmeğini yiyen kılıcını sallar misali PKK’dan , malum vakıf ve lobilerden beslenenlerden başka ses beklenemez. Oralardan ziftleniyor olmasalar katiyen böyle yazmazlar.Yoksa onlar Antalya’nın Alanya’nın, Fethiye’nin keyfini bilirler.
Bu “ü- ürü”ler Yahya Kemal’in Yunanistanın propaganda neticesi kurulduğunu ifade eden yazılarını hatırlattı bana. Üstad İstiklal Harbi sırasında yazdığı makalalerde bunu etraflıca anlatmıştır:
“Yunanlılar bugünkü imparatorluklarını yüz seneden beri Avrupa mecmualarına sureti haktan görünerek yerleştirdikleri yazı sütunlarıyla Avrupa gazetelerine hissettirmeden sokuşturdukları siyasi haberlerle kurdular. Megalo Yunanistan tamamen bir propaganda eseridir… ( Yahya Kemal Eğil Dağlar S.54 )
Yunanlılar mağlubiyetten ziyade neşriyata ehemmiyet verirler. Neşriyat kuvvetleri ordularından da, donanmalarından da kuvvetlidir. Ve şimdiye kadar, daima o kuvvetle muvaffak oldular. Fakat Dünyada her şey gibi yalanın da bir haddi vardır.
Son aylarda güneşi balçıkla sıvayamadılar. ED.85.
Avrupalıların “büyük matbuat” namını verdikleri kuvvetin dehşetini biz Türkler ancak bu son senelerde, muvaffak olamadığımız zaman anladık. Rumlar bu müthiş kuvvete hulûl ettiler. Şark işlerinde Avrupa’ya ve Amerika’ya akı kara, karayı ak gösterdiler. ED.159
İhbar ve istihbar kuvvetinin bu asırda bir millete bir ordu kadar yaradığını öğrendik, lakin o kuvvetten öldürülürken feryadımızı işittirecek derecede olsun nasîbedar olmadık. Bugünkü dünyada gazeteciliği bu gaflette pûyan olan bir milletin bin feryadı bir parayadır. ED.161
Şimdi bu görüşler ışığında “Andrea-Tamer Bacınoğlu çiftinin hazırladığı ASAM yayını “Modern Alman Oryantalizmi” adlı kitaptaki PKK borazanlarının iddialarına bir bakalım: “Türk devletinin, Türk ordusunun ve Türk ulusalcılığının “zalim” ve “gaddar” olduğu, Alman Türkiye haberciliğinin tümünde ifade edilen bir suçlamadır.
Buna göre Türk devleti “sert, uzlaşma bilmez tavrı” ve politik çözümü reddetmesi sebebiyle PKK’nın ortaya çıkmasının sorumlusudur”. (S.195 – Apdullah Öcalan ve PKK’nın kuruluşu)
—2—Die Welt gazetesinden Herbert Kremp, Öcalan’ı Arafat olarak görüyor. Alman Kalkınma ve İşbirliği Vakfı’nın aylık yayın organının yazı işleri müdürü de Öcalan’ı Mandela’ya benzetmektedir. (S.155)
Ben 1976 yılında Bilecik’te bir Diyarbakırlı tanıdım. Kardeşini Türk olduğu için öldürmüşler, kendisine de “Eğer Diyarbakır’ı terketmezsen sonun aynı olacak” demişler. Artukoğullarından olan bu vatandaşın zulüm gördüğü, Türk olduğu için ata yurdunu terketmek zorunda kaldığı ve benzeri olaylar Hans kardeşlerimizin aklına gelmiyor. PKK’nın katliam sahnesine çıkışının 1984 olduğu hatırlanacak olursa yıllardan beri bir yıldırma, azaltma poltikası olduğu görülür.Hans’ın bunu görmesi, sütununda yer vermesi için bizim de onu görmemiz gerektiğini, oyunun kuralının bu babda olduğunu hatırlamak doğru mudur bilmem.
Bayrak yarışı
Südeutsche Zeitung’tan Wolfgang Koydl’a göre basına verilen Öcalan görüntüleri “Ankara’nın ucuz şovudur ve Türkiye bu yolla “kendisini dış dünyaya maskara etmektedir” (Ankaras Bilige Show” SZ.200/21.02.1999)
Türkler geçtiğimiz yıl Şemdin sakık’ı ellerine geçirdiklerinde bir Türk bayrağının önünde resmini çekmişlerdi. Bu bir kürt savaşçısına hakarettir. Baş Terörist Öcalan da ağa düşünce tiyatro bir numara büyük olmalıydı. Ne yapılmalıydı? Bildiniz ! Apo iki Türk bayrağının önüne geçirildi, Öcalan filminin rejisörleri, çift dikiş sağlam tutar diye düşünmüş olmalılar” (S.174 Bildam Sontag , 21.02.1999)
Geçiniz efendim geçiniz. Ne demiş Fuzuli ağabeyim. “Aldanma ki şair sözü elbette yalandır” . Bunlar PKK ağzı, bunlar PKK’dan beslenen kalemlerin sesi . Bizim karnımız tok böylesi ucuzluklara…
Sen şimdi hukukun üstünlüğünü (!) nasıl uyguladığına bir bak Hans efendi: Berlin’deki Yunan Konsolosluğu bir gurup PKK’lı tarafından işgal ediliyor. Yeşiller’den milletvikili olan Özdemir, Koşan ve Sayan PKK’lı işgalcilerle arabuluculuk görüşmeleri yapmak üzere Berlin’e gidiyorlar. PKK’lılara serbestçe ve kimlik kontrolu yapılmadan ayrılabilecekleri vaadi veriliyor ve gerçekten de kimlik kontrolu yapılmadan serbest bırakılıyorlar. (S. 176 Drei Kurden in Berlin erschossen) Ne buyurulur aziz dostum? Konsolosluk işgal edenlerin kimlik tespiti yapılmadan, mahkemeye sevkedilmeden salıverilmesi caiz midir sizce ?
El cevap : Türkiye aleyhtarı bir eylem sözkonusu ise caizdir. Ne diyelim “Hoş görünüzü
Allah artırsın”… Başka nasıl hoşgörüleriniz var görebilir miyiz? Açalım bakalım şu tamer Bacınoğlu’nun kitabını..Neler var başka…
Dil bilmez bu Alman polisi.
Türkiye’nin ısrarlı tutumu neticesi “Bir gösteride “Pe-ka-ka” diye bağırılırsa bu yasak bir örgütün propagandasını yapmak oluyordu ve müdahele etmek gerekiyordu. Göstericiler “Pe-Ke-ke”” diye bağırınca Alman polisi “dünyadaki bütün dilleri anlayacak halimiz yok herhalde” diyerek bu bağırtılara sessiz kalıyor. (S.178. Konrad Schuller: “Was geschieht nach dem Schock?” FAZ,. 10.2.1999)
Bonn’daki Kenya elçiliğini işgal eden göstericiler de bozuk bir Almanca’yla “”ben PKK’yım” (ich bin PKK) diye haykırdı, polisler tabii bunu da anlamadılar, o yüzden müdahele etmediler”. (Hans – Wemer Loose –Wulf Schimiese : Zahn um Zahn. S.178) Haksızlık etmeyelim. O gün Bonn’daki polisler Antalya tatilinden yeni dönmüşlerdi. Şiş –3— Kebab – raki- yayık ayranı keyfinden Almanca’yı unutmuşlardı. Bu yüzden Pe-ka-ka ile Pe-ke-ke’nin aynı şey olduğunu anlayamadılar. Küçük bir ricada bulunmak istiyorum dostlarımıza. “Hatırda kalmaz satırda kalırmış” siz şu ana dilinizi bir deftere yazıp polisin cebine koyun.. Unutunca “ich bin ” ne demek baksınlar.
Gerçek arzuları neymiş ?
Dışişleri Bakanı Klaus kinkel (FDP) “Kürt sorununun nihayet politik ve hukuk devletine uygun bir çözümüne girişilmesi gerektiği”ni vurguluyor. S.166 Die Welt 20.2.199) Aynı Die Welt’in yorumcusu bayana göre “Türkiye ancak sorunu politik olarak çözüme hazır olduğu taktirde, Avrupalılık rüşdüne erdiğini ispatlayabilir.” (17.2.199)
Sol eğilimli FAZ’da Kürt asıllı bir Alman memur konuşturuluyor . (19.2.1999) “Türkler acının ne olduğunu kendi bedenlerinde duymalıdır, zira Türk hükümeti başka dilden anlamıyor , yani politik çözüm dilini anlamıyor” (167)
Werner Adam (FAZ) Öcalan’ı ele geçirmiş olmanın zaferini yaşayan Ankara ‘nın ülkede politik bir barış için kafa yormaya başlaması , aynı zamanda Almanya’nın ve Avrupa’nın menfaatinedir. Kürt bölgelerine bir tür otonomi verilmesiyle bunun Kürtlerle politik barışma sağlanması için vakit henüz çok geç değildir. Bir başka FAZ yazarı da “ümitsiz” değil. “Belki Türkiye Kürtlere azınlık hakları hattâ kısmi otonomi vermeye kendisin ikna edebilir, belki askeri çözüme daha az, politik çözüme daha çok önem atfedebilir (S. 170 Karl Friedrich Frankenberger 19.2.1999)
Die Zeit’ten Theo Sommer, “Ankara’da uzak görüşlü bir hükümet kendi arzusuyla ya da uluslar arası bir konferans çatısı altında Türkiye Kürtlerine Öcalan’a karşı bir alternatif olacak cömert bir çözüm aramalıdır”. (S.171)
Alman – Türk vakfının kurucu üyesi Turizmci Vural Öger de Die Welt’e verdiği mülakatta :Uluslar arası toplumun şimdi objektif bir şekilde sorunu ele alacağını umuyorum. Zira bu aynı zamanda bir Avrupa sorunu olmuştur” diyor. Bak hele seen. Baltanın sapı bizden mi Selanikten’mi merak ederim…
Frankfurter Runschau’nun yazarına göre Avrupa girişimde bulunmak zırundaymış: “Türk hükümeti ve özellikle Türk subaylar sınıfı eldeki bütün politik yollarla (Kürtlerle) iç barışma, ( Kürt kimliğini tanıma) ve Kürtlere eşitlik verme rotasına çark ettirilmelidir. Bu geciktirilmeye tahammülü olmayan bir Avrupa görevidir” (S.182 Kurden im Abseits) “Dervişin fikri neyse zikri de odur” derler. Bremen korosu Türkiye’nin bölünmesini aklına koymuş her fırsatta bunu dile getiriyor.
Necdet Sevinç Bey televizyonlara çıkmaz, açık oturumlarda konuşmaz. Bunu dostları bilir. Ama nasıl olduysa HBB’de Sabah yayınlarını yönettiğim günlerde programıma katılıp şunları söyledi: “Güneydoğu’yu biz Bizanstan aldık. Bizans’ı hortlatabiliyorlarsa getirsinler karşımıza konuşalım yahut savaşalım Bu konuda Bizans’tan başkasının muhatap almayız..”
Bak Hans, Necdet Sevinç’i sen tanımazsın. Boş konuşmaz, boş konuşanı hiç sevmez, En iyisi onun tavsiyesine uy “gebermiş Bizans’ı dirilt getir karşımıza. Savaşacak mıyız konuşacak mıyız o zaman Türk Milleti gereğini yapar “.
ALAMAN’IN ERMENİ DOSTLUĞU
“Yüz yalan hemen, bin yalan haftaya.”
Ramazan BAKKAL
Bir yaşıma daha girdim. Almanlar Farslar ve Kürtlerden sonra bir de Ermenilerle akraba imişler. Anlayacağınız Almanya’nın nerede bir çıkarı varsa onlarla akrabalık kuruyorlar.
Çıkar uğruna bu kadar yalan imalatı hangi fabrikada yapılıyor acaba? Hani bir reklam vardı. “Yüz kapı hemen bin kapı yarın” diye. Bu reklamı Almanya’da Türkiye ve Ortadoğu üzerine araştırma yaptığını iddia eden vakıf ve enstitülerin kapılarına siyah çelenk koymak yerine “yüz yalan hemen, bin yalan haftaya” pankartını asalım.
Andrea – Tamer Bacınoğlu’nun “Modern Alman Oryantalizmi” adlı kitabından konumuza devam ediyoruz:
“Mülheim Protestan Akademisi “Tarihin dayanılmaz yükü” başlıklı bir soykırım sempozyumu düzenliyor. Arkasından 8-10 Haziran 2001 tarihlerinde Bad Boll Protestan Akademisi benzer bir sempozyuma ev sahipliği yapıyor. “Doğrudan kiliselere bağlı, finansmanı ise devletçe toplanan kilise vergilerinden temin edilen kilise akademilerinin “Kürt” ve “İslâm” sorunundan sonra, medya / politika ve üniversite çevreleriyle birlikte şimdi de “Ermeni sorununa eğilmeleri Almanya’nın Türkiye gündeminin tepeden belirlendiğini bir kez daha gösteriyor..” (S.198)
Fransa ve Amerikadaki gibi bir Ermeni lobisi olmadığı halde bu temcit pilavını kim ısıtıyor? Belli ki Alman hükümeti bi işleri tepeden planlayıp birilerine ev ödevi olarak veriyor. Bu kilise vakıfları, araştırma enstitüleri veya başkaları olabiliyor. Peki bundan amacı ne ? Hem Türkiye’nin AB’ye girmeye ehil bir ülke olmadığı, hem de Almanya Türk toplumunun millî bir azınlık sayılamayacağını iddia etmek. Zira onlara göre “Türk milleti yok, Türkiye’nin Türkler’den , Kürtlerden , Ermenilerden , müslümanlardan , Hristiyanlardan ve diğer azınlıklardan oluşan büyük bir toplumu var. ( S.199 -Werner Weidenfeld İnternatonale Politik 8/2000 – Andreas Buro Netvort of the Germain Peace Movement’in 3.2.1998 tarihli basın bilidirisi)
Başka bir deyişle:
Türk toplumunun milli bir azınlığa dönüşmesini engellemek için parça parça mozaiklerden oluştuğuna herkesi inandırmağa çalışmakta, Türkleri de siz zaten karışık bir toplumsunuz ezikliği içinde tutmak istemektedir.
Tabii bu çabalar meyvesini vermekte gecikmiyor. Kültür, tarih ve kilmiğimizi hazmetmeden oralara gidenler, oralarda doğup büyüyüp tarihi gerçekleri öğrenemeyen bazı Türkler, Türklük aleyhtarlarının iddialarını kabullenmiş görünmektedirler. Ayrıca soykırım tezini sorgulayan bir Türk’ün ne basında , ne politikada ne de akademi çevrelerinde iş bulması mümkün değildir… Türk kökenli Alman milletvekili Cem Özdemir bakın ne diyor : “Ben Iki soykırımdan sorumluyum.: Bir Alman olarak Yahudi soykırımından, menşei Türk olan biri olarak da Ermeni soykırımından” (S.199 La Provence. 3.11.1998 )
Yine Almanya’ya şirin görünerek akademi çevrelerinde tutunabilen Dr. Elçin Kürşat ise bir sempozyumda yaptığı konuşmada “Naziler Musevilere ne yaptıysa Anadoluda da Ermenilere o yapılmıştır” diyebilmiştir.( S. 199 Hürriyet avrupa 25.3.2001)
Alman uydurmacılığı
Almanların Mercedes’i Wolksvagen’i, Bosh’u ne kadar sağlam ve güvenilir ise “Alman
yayıncılığı” o kadar güvenilmezdir. Tarihi yazanın yapana sadık kalmasının değil, “kutsal amaç” uğruna belge uydurmanın ön plana çıktığını görüyoruz.
*Tessa Hoffman , Die Armenier und Armenien” adlı eserinde “Musevilerin imha edildiği gaz odalarını Türkler’in icad ettiğini” söyleyebiliyor. Bir başka uyanık da şunu iddia ediyor: “Hitler aslında bir Alman değil Slav kökenli bir canidir”. Bu hem yüz hatlarından hem hem de barbarlığından bellidir: Walter Künnet. Nationall sozialmus und Christentum. S.42. Hamburg 1947)
*Schröder hükümetinin göç komisyonu üyesi Prof.Rainer Münz ise Balkanlardaki etnik temizliğin ilk defa Türkler tarafından başlatıldığını, “Adolf Hitler’i de Türklerin ayartıp Yahudileri imha ettirdiğini” söyleyebilmiştir. Berliner morgenpost 14.7.2000.
İddialar devam ediyor: “Ermeni soykırımı 20. Yüzyılın ilk soykırımıdır. Türkler bu konuda Almanlara öncülük etmişlerdir. 216. Musevi soykırımı Slav kökenli, slav zihniyetli bir avuç delinin cinayetidir”.
Jöntürklerin Türk ırkçısı olduğundan tutun da “Ermeni sorununu ortadan kaldırmak için Ermenileri ortadan kaldırmak gerekir” sözünün Abdülhamit’ in bir bakanına atfedilmesine kadar her türlü yalan imalâtta bulunabilmektedirler.
Emperyalist güçlerin Hristiyan tebaaya maddi/manevi destek sağlayarak meşru idareye (Türk devletine) karşı isyana teşvik ettikleri gerçeği ise tamamen karartılmaktadır. Protestan misyonerlerin Doğu Anadoludaki kışkırtıcı etkinliklerinin bölgenin hristiyan ahalisini dahi rahatsız ettiği bugün modern misyon literatüründe itiraf ediliyor.O tarihlerde Canterbury başpispokosu Başbakanına yazdığı mektupta “Olan biteni inkar etmek ya da görmezlikten gelmek ahlâken mümkün değildir. Öyle ki bölgenin Hristiyan ahalisini , kuvvetlerini bizimkilrle birleştirmeye teşvik eden, bunu yaptıkları takdirde ebediyen acı çekeceklerini asla düşünmemelerini onlara söyleyen bizdik.(S.2001 – Aktaran Rudolf Strothman: “İslam und orientalische Christenheit in der Gegenwart.1928.s.248)
Övgü yergi sahtekarlığı
Alman oryantalistleri herşeyi tersyüz etmeğe bayılıyorlar. Bakın Ermeniler ve Türkler hakkındaki değerlendirmelerine:
Alman Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen ve Mülheim Protestan akademisinde 17-19 mart 1995 tarihlerinde düzenlenen “Jenosidden 80 yıl sonra Ermenistan” adlı konferansta Vahakn Dadrian’ın söyledikleri: “Ermenistanın bugünkü zor durumdan kurtulabilmesi için tek çare, Türkiye’nin etnik gruplar itibariyle bölünmesidir. Ülkenin bir kısmı Kürtlere, bır kısmı lazlara verilmelidir.(s.210)
Heinrich Vierbücher’in hezeyanlarının yer aldığı “Uygar bir halkın Türkler tarafından boğazlanışı – Armenian 1915” adlı kitabındaki saçmalıklarda ise: ”Türk halkı asla medeni bir halk değildir. Türk’ün dili bir zenci lehçesi seviyesindedir”. “Ermenilerle Türkler arasındaki çatışmalar Ermeni halkının kendi ırk özelliklerini korumak için gösterdiği çabanın doğal sonucudur. Kaldı ki, Ermeniler kime uyum göstereceklerdi ki? Türk efendileri yeryüzünün en bozuk , en sahtekar yönetici sınıfıdır. Okuması yazması olmayan, çilekeş, zavallı ve hantal bir köylü takımı, yöneticilerin sabırlı merkebi olan türk halkına mı Ermeniler gibi üstün zekalı bir halkın bunlarla ne ortak yanı olabilir?” (S.211)
Çevir kazı yanmasın.
1930’lu yıllara kadar görüşleri farklıdır Almanların. 1840’ta Osmanlı İmparatorluğunu ziyaret eden Fallmerayer “Ermeniler insan olarak bende olumlu bir izlenim bırakmadılar. Mordtmana göre “Sahtekarlık ve misafire soğukluk Ermeni karakterinin en tipik özelliğidir.” Hilekarlık ve hinlik Karl May’a göre ise Ermeni karakterini temsil etmektedir. Albrecht Wirth’ ise Ermeniler şöyle ifade ediyor: Kötü niyetli, sahtekâr, mağrur, kibirli. Acımasızca sömüren, asalak. Iki yüzlü insanlardır. Fakir oldukları sürece alçakgönüllü ve yılışık, zengin olduklarız taktirde ise küstah ve dayanılmaz insanlardır“.
Vierbücher Ermenilerin tipik ticari becerilerini övüp “Türklerin kurnaz Ermeniler tarafından istismar edilen ahmaklığı”yla alay ederken Essabalian Ermni karakterinde Almanla’nın yeni egemenlerinin hoşuna gidecek özellikler keşfediyor: “Ermeniler eskiden olduğu gbi , bugün de yaratan/emeğiyle yaşayan bir halktır. Onlar asla tacir bir halk olmadılar. Tüccar ruhu asla Ermeni karakterine ait bir özellik olmamıştır.
Ermeniler İndo Cermen dili konuşan melez bir ön asya halkıdır. S.214)
Dil akrabalığından soy akrabalığına geçiş zor olmayacaktır.
(S.212) Almanlar Ermenileri etki altına alabilmek için başka neler uydurmuşlardır? Kürtçeyle Almanca’nın akrabalığı ispatlanmaya çalışılmıştı. Şimdi de Ermenice’nin Almanca ile akraba dil olduğunu, Yunan efsanesine göre Ermenilerin tıpkı ilk aryenler gibi sarışın oldukları” iddia ediliyor. Ancak küçük bir sorun kalıyor: “Yaşayan sarışın Ermeni bulunması”. (S.213 -Essabalian Daas armeniische Volk im Wandel der Jahrunderte.s.8 v.d.Wien 1939)
Yalancı Papaz Lepsius sahnede.
Friesdorf papazı Lepsius 1895’te Alman doğu misyonu (DOM)’u kurdu ve müdür olarak başına geçti. DOM’un asıl amacı Osmanlı imparatorluğundaki Protestan Ermenilere maddi ve manevi destek sağlamaktı. DOM’un “Sevgi hizmetleri” hastane ve atölyeler hem protestan Ermenileri Almanya’ya kazandırıyor, hem de bölgenin müslüman ahalisi nezdinde Almanyanın itibarını yükseltiyordu.
Lepsius’un Ermeniler arasındaki görevi dini olmaktan çok politikti. Papazın amacı Ermeniler arasında etkin olan batılı ve doğulu Hristiyan güçlerin nüfuzunu kırmak, pastadan Almanya’ya pay koparmaktı. Zira Mezopotamya Lepsius’un ifadesiyle
“Almanya’nın Türkiye’deki menfaat alanıydı”…
Katolik Ermeni önderlerinden Balakyan’a göre Lepsius Alman İmparatorluğunun bir ajanıydı. 3 Haziran 1921 günü Berlin mahkemesi Lepsius’un tanıklığından etkilenerek
Talât Paşa’nın katili Teyleryan hakkında beraat hükmü verecekti. Bir diğer tanık da Balakyandı o mahkemede. Yapımcılığını üstlendiğim TRT deki Duvardaki Kan dizisindeki sahneler bir çoğumuzun hafızasındadır.Bu günlerde Alman kanallarında keşke yayınlansa da görseler yalanlarını.
Bu lepsius hiç bölgeye gitmeden Ermeni katliamı masalları uyduran hayal gücü gelişmiş biriydi. Üç kitabı da yanı amaçlıydı. İlk kitabı “Ermenistan ve Avrupa. Hristiyan devletlere karşı suç duyurusu. Hristiyan Almanya’ya çağrı” hakkında Hans Barth “Papaz Lepsius’un pespaye Romanı.” Der. Kitap Türkler tarafından diri diri yakılan, kolu bacağı kesilen yaşlı Ermeni papazlarının karnı süngüyle yarıldıktan sonra balta darbeleriyle parçalanan hamile ermeni kadınlarının “Şişte kızartılan Ermeni bebekleri”nin hikayeliriyle dolu. Barth’ın ifadesiyle ölüm başına 50 ölü içerecek tarzda sipariş üzerine kaleme alınmış adi bir roman örneğidir.
Kimmiş bu Lepsius. Alman biyolojik ırkçılığının mimarlarından sayılan Houston Steward Chamberlain’ın hayranıdır. (Johannes Lepsius Macht und Sittichkeit im nationalen Leben . S.36. Berlin 1902)
Lepsius’a göre Alman İmparatoru İsa’yı temsil etmekte, Tanrı Almanya’nın yanında yer almaktadır. Berlin’in Dünya politikası Almanya’ya Tanrı tarafından verilmiş bir misyondur. Cermenler Tanrının seçilmiş halkıdır. Oysa İngiltere ve İngiliz basını ahlâksızdır. Kokan bir leşi andıran Türkiye’nin bir an önce son nefesini vermesini İngiltere önelmektedir.( J.Lepsius. Briefe aus der Turkei 16.6.1913)
Lepsius önüne gelene birşeyler söyler. “Kürtler, bütün komşuları, özellikle çiftçilikle geçinen Ermeniler ve süraniler için sürekli ve korkunç bir afettirler. Kürtler başıbozuk bir haydut sürüsüdür. Türkiye çoban, Ermeniler koyun, Kürtler ise sürüye girip koyunları parçalayan kurttur. Bir başka haydut sürüsü de lazlardır. Osmanlı imparatorluğunda 350 bin haydut laz olduğunu tahmin ediyoruz.” ( J.Lepsius. Die Zukunft der Türkei..54.81 v.d.) Lepsius zamanın devlet adamlarını da sayıp döküyor. “Türkiye’nin önderleri kimdir? Nazım Paşa Çerkez, Mahmut Şevket Paşa, Arap. Cavit bey, Dönme. Karaso Yahudi. Maradungiyan Ermeni vs. Türkiyede ne kadar ırk varsa o kadar bağımsızlık ve otonomi çabası var. Bir on yıl daha beklersen Türikye’den eser kalmaz.” (J.Lepsius . S.206. Brief aus der Türkei. 11.6.1913 )
Lepsius’a göre Türkiye’de Türkler çoğunluk filan değil. “ İki buçuk milyon Arap, iki milyon şii, bir buçuk milyon Kürt, Türkmen, Laz Çerkez, altı milyon Türk’e karşı düşamca yada kayıtsız bir şekilde durmaktadır”. (a.g.y..55)
“Müslüman yaşam ideali çalışmadan para kazanmaktır. Müslüman bir hükümetin amacı halka faydalı olmak değildir. Müslümanlar yasa önünde eşitliğin ne anlama geldiğirni bilmezler. O yüzden şehir meclisinde Müslümanlar Hristiyanların önünde oturur; köyün en cahili Kürt, şehrin en itibarlı hristiyanından önde gelir”. (a.gy.192)
Türkiyeyi “kokan bir leş”, Türkler’i “barbar bir fetih halkı” lazları “haydut” Kürtleri “yağmacılığı din edinmiş” likle itham eden Lepsius Ermeniler içinse şöyle buyurur: “Ermeniler Anadoludaki her ırktan üstündürler”. (Die Zukunft der Türkei.s.75)
Bunca saçmalığı sütunlarımıza almak doğru mu diye kendime sormadan edemiyorum. Ancak bunları bilerek bize hangi gözle baktıklarını değerlendirebiliriz. Biz ırkçılığı lanetlerken, kimsenin başkasından üstün olamayacağını düşünürken bunların yaklaşımlarını da görmemiz gerekiyor.
Onlar görevlerini yapacaklar. Biz de görevimizi.
1991 yılında PKK katliamlarının gündemde olduğu günlerdi. Şişli Etfal Hastensinde TRT için program çekiyorum. Yanıma Avusturyadan yeni dönmüş bir doktor geldi. Avusturyalı bir meslektaşının Türkler hakkındaki şu sözlerini nakletti.
“Siz Türkler öfkeli bir milletsiniz. Viyana önlerine resim seyretmeye veya Mozart dinlemeye gelmediniz. Sizi kendi halinize bırakacak olursak yarın yine Viyana önlerine çıkar gelirsiniz. Bu seffer sizi oradan mı yoksa Paristen mi döndüreceğimizi veya hiç döndüremeyeceğimizi kimse kestiremez. Onun için sizi kendi halinize bırakmamak zorundayız”.
Bir başka batılının “Türkiye, yönetimi Türklere bırakılmayacak kadar önemlidir bizim için”.
ABD’li strateji uzmanının internette yakalanan yazısına bakın: “Türkiye sovyetlein çökmesiyle birlikte bölgesel bir güç olarak ortaya çıktı. Hangi komşusuna gözü dikse 24 saatte halledecek bir ordu gücüne sahip. Bütün çabalarımızı rağmen Türk ordusunu zayıflatamadık. Çareyi ekonomik krizde bulduk”…
Bunları bilmek akla zarar. Ah vah’ın kimseye yararı yok. Herkes görevini yapıyor. Bu güne kadar bu büyük millet onların lütuflarıyla ayakta durmadı. Bilgimiz, gücümüz ve inancımızla ayaktayız. Çelik gibi sinirlere sahip olarak önümüze 5-10-50-100 yıllık hedefler koyup bu hedeflere kilitleneceğiz.
Vizyonsuz, hedefsiz , gündelik gelişmelerle uğraşan, geminin su aldığı yeri tıkama telaşından kurtulup ileriye bakabilirsek az uyuyup çok çalışarak güçlü, en güçlü oluruz.
O zaman iftrilara cevap verme tenezzülünde bile bulunmayabiliriz. Bir kaş çatmamız fazla bile gelecektir.